HABER POTASI
 
"Memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakru zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk İstiklal ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!.." M. Kemal Atatürk
Bekleyiniz...

Geri git   HABER POTASI > Hayatlarımız Potası > Hayatımızdan Kesitler

Konuya Yorumunuz..
 
Bağlantı Adresi (link) Seçenekler
  #1 (Konu/Yorum Adresi)  
Alt 18.06.2010, 18:25
Zeliha SICAK - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)  
Üyelik tarihi: 11.03.2009
Yaş: 45
Yorumlar: 29
Standart Feodalite - Terör - Cehalet .. Adı BATMAN...



Feodalite - Terör - Cehalet .. Adı BATMAN...






Mesul olmadığımız halde mesul tutulduğumuz, “İnsani Görev”i yapmak adına gitmiştim adı Batman olup, kendi Türkiye’nin dışında (!) bir eyalet gibi duran şehrine….


Polis kontrolü ile başlayan kimlik tespiti ve GBT taraması, yerini askerlerin bizleri sıralayıp, havaalanı dışına götürecek araçlara bindirmesiyle devam etti…


Önceliğim; Gece ani karar verip sabah yola çıktığım yerde otel bulmak, sonra da gideceğim yere ulaşımı sağlayacak ve orada kaldığım müddetçe ihtiyacım olduğunda arayabileceğim bir taksi/ci bulmak idi… Aklımdaki tek adres, tuğla fabrikasının yanındaki ev…


Huzursuzluğumun üzerine eklenen yorgunlukla, nihayet gideceğim yere varmış, kurulan taziye çadırlarını ve sanki içine bütün şehri almış kalabalığa doğru yürürken ben, onlarda bana doğru adım atmışlardı…


Mezarlık karşısında bulunan boş arazide atıl gibi duran, çoğu yarı ahşap yarı sıvasız beton evler… Havanın serin olmasına rağmen, çıplak ayakla çamurda oynayan çocuklar… Başları yazmalı, elbise kolları yarıya kadar sıyrılmış, iş yapan kadınlar… Munis bakışlarla etrafı süzen gözleri ve anlamadığım bir dil ile çocuklarını, kazanın etrafından kovan sözleri…


Yabancısı olduğum her halimden belli olan konuşmamla kendimi tanıtmaya çalışırken, “Ağamın çalıştığı yerden gelmiştir bu kadın” sözleriyle, bütün bakışların bana döndüğünü görmüş ve beklemediğim kadar mükemmel bir ev sahipliği ile karşılanmış, doğu insanının misafirperverliğiyle ünlü olduğunu hatırlamıştım … “Uzun yoldan gelmiştim ve yorgundum.. Dinlenmeliydim..” Onların deyimiyle…



Evin içerisine, kadınlar bölümüne alınırken, avluda odun ateşinde kurulan kazanlara takılmıştı gözlerim. Yemeği pişirmeye çalışan kadınlar ve havanın soğuk olmasına rağmen çıplak ayaklarıyla kazanın etrafında oturmuş ve "Ne zaman, pişecek?" dercesine sabırsız gözlerle bekleyen ve daha sonra öğrendiğim, rahmetlinin iki küçük çocuğu…


Öyle küçüklerdi ki, nasıl anlayabilirlerdi bu yemeğin babalarının mevlüdü için piştiğini…





Benim evimin duvarını; Annemin her gün ağlayarak okşadığı rahmetli kız kardeşimin resmi süslerken, onların büyüklü küçüklü ateşli silahlarını astığı duvarı, yerde serili olan eski ama temiz bir kilimin üzerindeki sedirle tamamlanmıştı…


Acının, gözyaşının rengi olmaz derler… Hepsi aynı feryatla ağlaşan kadınların yüzlerini “Acaba hangisi evin hanımı?” diye incelerken, içeri giren ağa babalarının, bana yöneltilen “Hoş gelmişsin” sözleri, uzaklaştırmıştı beni düşüncelerimden…




Gün içerisinde sigara içmek için merdiven boşluğuna yöneldiğimde, yeterli olmayan minder yerine, giydikleri mantonun üzerine oturtulmuş, lavaboya gittiğimde ise, kapıda elinde havlu ile beni bekleyen küçük çocukları bulmuştum… Tıpkı, telefonla konuştuklarımı can kulağıyla dinleyenleri bulduğum gibi…


Neydi, beni tedirgin eden? Konuşurken dinlenmem mi, beni arayanların “Dikkatli ol” diyerek, tembih niteliğinde verdikleri emir mi, yoksa öz yurdumda mecbur kalmadıkça, Kürtçe’den başka dil konuşmayanlar mı?




Niçindi, bunca zahmetlerine karşın hala nefes alamadığımı ve özgürlüğümün kısıtlandığını hissetmem? Kendimi sorgulamaya başlamıştım, toparlayamadığım akılcı düşünce ile…


Orada bulunma amacımı konuşmak için, izin istediğimde “Biz bilmeyiz, ağalar bilir” sözleriyle irkilmiştim. Elleri nasırlı, yüzleri ayazdan yanmış kadınlar…


“Biz, bilmeyiz, ağalar bilir…” Bu, nasıl bir teslimiyet…





Gün batımına merhaba derken, yanıma gelip bağdaş kurarak oturan ağa baba ile ayakta cemaat halinde olup kıraate durur gibi, yarım ay halinde oluşan kalabalığın yüzlerine bakarken ben, konuşmaya başlamıştı “Ağa Baba” dedikleri bey…


Üç kuruşluk matkap ucunu değiştirmeyip, sivriltirim diyerek çalıştırdığı elmas bıçağın, dönen çarkın hızıyla parçalanması ve belden yukarısının lime lime olması sonucu kaybetmiştik onu…


Hala atlatamadığım üç ölümden biriydi sadece…


Hastaneye boşuna gittiğimizi bildiğim halde, sanki birilerinin “Yapacak bir şeyler var” demesini bekliyordum. Olmadı, olamadı…


Ağa Baba, ölümlü kazada bizim suçumuz olmadığını, verilen ifadelerle ve kamera sistemiyle tespit edilmiş olduğunu bildiği halde ödememiz istenen kan parasından, dem vurarak bitirmişti sözlerini…


Son bir hamleyle “Hayır” diyebilmiştim, evlerinde kalma tekliflerine…


Yemek pişirmek için kurulan kazanları ve başında bekleşen çocukları bir kez daha seyrederken aramıştım, anlaştığım taksiciyi…


Sırtımdan buz gibi ter akarken, nefese ihtiyacım olduğunu biliyordum ve yine biliyordum ki, paylaşamadığım yalnızlığımla sağlıklı düşünmeye de ihtiyacım olduğunu…


İstedikleri vaatleri yerine getirmek üzere, çarşıda buluşmuştuk ertesi gün… 7 gün boyunca, her gün almak şartıyla, kemiksiz 100 kilo etten açılışı yapmıştım bile…


Nerden geldiyse aklıma fatura istemek, istedim işte… Yüzüme bakıp, “Bu kadın fatura istiyormuş” diye, yanımdaki adamlara sormuştu kasap.


Öyle ya, verginin olmadığı yerde fatura senin neyine…



* * * * *




Kara kaşları ve simsiyah gözleriyle, tandırda mis gibi kokan taze ekmekleri pişirirken, tarlada yarı çıplak traktör süren genci de, gizli bakışlarla izliyordu güzel Kezban… O, bir kısmı özürlü olan kardeşlerin ortancasıydı ve Kezi diye çağırılıyordu…


Yaşadığı ev, şehre 2 ya da 3 km. uzaklıktaydı ama o hiç görmemişti şehri…


Kapıya gelen seyyar satıcıdan, erkek kardeşleri ya da omuzlarında taşıdığı yükün ağırlığıyla analık harici bütün duygularını yitirmiş, beklentinin, umudun, hayallerin ne olduğunu unutmuş olan annesi yapıyordu alış - verişi…


Yaşının 19 olduğunu öğrendiğimde gülümsemiştim. Tam, aşkı yaşayacağı yaş diye… Evleneceğini duyduğumda da, öğrenmiştim kimlik yaşının 11 olduğunu… “Nasıl?" demiştim. "Sen evlenemezsin, reşit değilsin.” dediğimde de, onlar bana gülümsemişti. Resmi nikah ne ola ki? diye…


7 yıllık evliydi Remziye… Çocuğu olmuyordu… Hastanede tedavi görmüş, tüp bebek yapmaya karar vermişti karı – koca… Evlerinin büyüğü babalarından, “Günahtır” fetvasıyla yıkılmıştı hayalleri… Ya büyük şehre gidip gizli yaptıracaklardı yasağa rağmen, ya da boyun eğeceklerdi bu yanlışa…


“Buraya gelenler ağlayarak gelir, ağlayarak da gider” diyordu boynunda poşusuyla, Cemal…

“Korkarlar gelmeye, can güvenlikleri olmayacak diye endişe ederler” diye tamamlarken cümlesini, “Ama bizi tanıyınca severler. Keşke daha önce gelseydik, yanlış düşünmüşüz sizleri.” diyerek, üzerlerine yapışmış olan olumsuzluğu silmek istercesine araya giriveriyordu karısı… Ve geçmişte yaşanılanları anlatıyordu, haklı çıkmak istercesine…


Nasıl geçiniyorsunuz, kışın ısınmak için ne yapıyorsunuz, hemen hepinizin evinde bulunan engelli çocuklara nasıl bakım uyguluyorsunuz? diye, sormuştum Selim’e…

“Kışın kömür, her ay erzak ve çocuk başı para alıyoruz” demişti samimi olarak.


Herkesin, çalışmadan aldığı bir maaşı vardı…

“Tarlamız var, ekip biçmemiz ve ürün almamız için Devlet desteği var ve vermek mecburiyetindeler.” demişti Fevzi…


Mecburiyet…


Hiç sevmediğim söz oluvermişti bir anda… Sebep, şehri iyileştirmekmiş… Hiç iyileşen yer göremesem de, adı iyileştirmek olmuştu…


Çocuğunu okula göndermeyen ya da ilköğretimi bitirdiği an evlendiren, tatilde sokakta araba camı silip, mendil satmasını sağlayan ailelerin yanında; Okutup, meslek sahibi yapmak için çaba gösterenlerin sayısı da, gözle görülür nitelikte artıyordu…. Lakin iç içe yaşamaktan hala vazgeçememiş olmalılardı ki, her aile bir mahallede yaşıyor ve farklı yere taşınanlarsa ayıplanıyordu…


Resmi bayram töreninde Çanakkale’ye gönderilen Batman izci çocukları ve (az sayıda olup, bir kısmı Batman’da yaşayan liderlerinin), asılması gereken Türk Bayrağı sayısının fazlalığı karşısında (sanki sayı kanunla belirlenmiş gibi) gösterdikleri tepki sonucu sayısı azaltılan bayrağı gururla anlatıyordu Seher..


Verilen her şeyi alırken, burası Türkiye Cumhuriyeti’nin şehri oluyor da, kendi bayrağını asarken niçin tepki oluyor? diye sormuştum… “Buna, henüz hazır değiliz” cümlesiyle gelen cevabını almıştım, duymaya ben hazır olmadan…


İstanbul Tif’de, lider olan bir yakınımı arayıp, bu olayı doğrulamasını istediğimde verdiği cevap, Batman’dan gelen çocukların, batıda yaşayan çocuklardan daha saygılı olduğunu fakat bazı kendini bilmezlerin onları yönlendirdiğini, diğer deyimle “Zehirlediğini” anlatıp, psikolog eşliğinde kaynaşmayı sağladıklarını söylüyor ve onların da buna “Henüz hazır olmadıklarını” doğruluyordu…


Neydi, hazır olunmayan? Türkiye’de doğup büyümek mi yoksa, soyu Kürt ırkına ait olup Türk’üm demek mi?



Oysa, ben de Kürt kızıydım… Soyum Kürt olsa da, ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup, “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyebilecek kadar, Türk’düm…



* * * * *




Büyük taşlarla yapılmış yolda yürürken, düşüncelerimi taşımaktan yorgun düşen bedenimi, kamelyalarla süslenmiş bir havuzun kenarında, çay molası vererek ödüllendirmiştim…


Kim bilir belki de hissetmiştim kendime sunacağım son ödülün, bu olacağını…


Akşam, konuşmak için başka bir yere götürüleceğim söylendi hiç sorulmadan..


Ürpermiştim…


Arabaya biri kadın toplam dört kişi binmiş, bize eşlik eden diğer araçlarla yola koyulmuştuk…


Gecenin karanlığında ilerlerken, ay ışığının aydınlattığı yolda, tel örgülerle çevrili
korulukların olduğu bir arazide, fakirhanenin diğer yüzüne güzel bir eve gelmiştik…


Çıplak ayakla bastığım halının tüylerinde kaybolan ayaklarım, beni mutfağın kapısına götürmüş, camdan yemek masası ve sandalye yerine kullanılan koltuklara davet etmişti… Misafir odasına girdiğimde de, muhteşem bir mutfağın devamı da ancak böyle olur diye düşünmüştüm…


TV de, bilmediğim bir kanaldan, Kürtçe Öcalan anlatılıyor ve odada alkış sesleri yükseliyordu…


Kimdi bunlar ve ben, neredeydim? Bazen, lügat çaresiz kalıyordu hislerimi anlatmaya…



Biri öğretmenliği okuyan iki kızından diğeri, üniversiteye hazırlanıyormuş ev sahibinin… Öğretimini "benim devletimden" alan bu çocuklar, temel eğitimi aileden çoktan almışlardı…


“Benim evimde çocuklarım Türkçe, konuşamaz”
derken evin annesi, düşünmüştüm o vakit okumaları mı yoksa okumamaları mı daha hayırlı diye...


Ağa babanın da eve gelmesiyle başlamıştı pazarlık, kan parası üzerine…


Ben, ikisi özürlü toplam beş çocukla açıkta kalan rahmetlinin karısına vermeyi düşünürken parayı, onlar hayatta olan büyük kardeşe vereceksin, diyordu… Yarım kalan işi de buna vereceksiniz, o kazanacak diye devam ediyordu istekler… Kabul etmedim, edemezdim de…


“Para; kadın ve çocuklarına, iş de bizim istediğimize verilecek” demiştim, öfkeyle kızarmış yüzlerinde tanımadığım ifadelere bakarak…


Ne olmuştu bu insanlara, günlerdir yaptığım ve yaptıkları her şey yok olmuş, tanımadığım yüzler gelmişti yerine. Kimdi, bu tanımaktan aciz kaldığım insanlar?



Tartışmak şöyle dursun, sesimin yükselmesinden endişe eden ben, pazarlığı bitirmeden oradan çıkamayacağımı çok iyi anlamıştım nihayetinde…


Korkuyor muydum? Evet, hem de çok korkuyordum…


Hem korunacaktım, hem de gelme amacıma uygun olarak ailenin parasını koruyacaktım aciz kalmış kendimle… Ama nasıl?


Adana’da, karışık olan durumu daha da zorlaştırmaktan öteye gitmeyecekti kendimi yalnız hissettiğim bu şehirde, polisi aramak…


İstanbul’da, aşiret çocuğu olan bir arkadaşımı arayıp “Sana, ihtiyacım var” diyebilmiştim sadece... İstesem de fazla konuşamazdım titreyerek çıkmasına engel olamadığım sesimin, zayıflığından duyduğum utançla… Onlara vermemi istediği telefonu, kısa bir konuşmanın ardından adresi alarak kapatmıştı…


Sonra derin bir sessizlik, sonu gelmeyecekmiş gibi duran bir bekleyiş… Sessizliğe ve hareketsizliğe hiç tahammülü olmayan ben, kendimi kafese kapatılmış gibi hissedip, azap içinde kıvranırken, poşulu Cemal’in ve karısının “Ama bizi tanıyınca severler. Keşke daha önce gelseydik, yanlış düşünmüşüz sizleri” diyen sözlerini düşünüyordum… “Bizi, yanlış tanımışlar….” Acaba, hangimizdi yanlış tanıyan?


Çalan zilin ardından, açılan kapıdan selamsız ve hızlı olarak giren kişinin “Burada Zeliha hanım varmış” dediğini duyduğum an, “Zeliha benim, Zeliha benim” diye sinirden titreyen bedenimle, tiz bir ses çıkarmıştım adamın boynuna sarılmak istercesine ve tam ortasında dururken kaskatı kesilen bedenimde, hareket ettiremediğim ayaklarımla…


Beni götürmeye gelmişlerdi… Ne olduğunu, kim olduğumu bilmeden, sadece aldıkları emirle…


Ben de gitmiştim... Ne olduklarını, kim olduklarını bilmediğim sadece arkadaşımın adamları olduğunu bildiklerimle…


Dışarıda bizi bekleyen konvoy halinde araçları fark etmiştim, belinde silahlı adamın yanında sessizce yürürken…


Eşyalarımı toparlayıp ayrılırken otelden, tüm kontrolü elimden kaçırdığımı bilerek fakat güvende olduğumun da rahatlığını hissederek…


Hazırlanmış yer yatağında Emine’yle paylaştığım gecenin ardından, kahvaltı için serilmiş sofra örtüsünün üzerindeki sinide, tadını unuttuğum köy peyniri ve tereyağını olmayan iştahımla yiyerek, sancıyla kıvrandığım ve bitmek bilmez gecenin sabahında, güneşin doğuşuna ve yeni bir güne günaydın dememin mutluluğunu yaşıyordum….


Tekrar gitmiştim oraya ama bu kez yalnız değil, kalabalık olarak… Hacı Babanın karşısında diz çökerek oturmuş ve anlatmıştım bütün yaşadıklarımı gecenin başlangıcında…

Ve eklemiştim, sonuçlandırmadan gidemeyeceğimi…



Sonra onlar konuştu, ben dinledim. Tıpkı, diğer teslimiyetçi kadınlar gibi…


Her ne kadar “Sözümüz, namusumuzdur” deseler de, noter aracılığıyla anlaşmanın yapılmasında ısrarcı olmuş, hesaba yatırılan paranın da, elden kaymaması için taksitlere böldürmüş, diğer yarısını da çocukların eğitimi için ayırıp, vasi yaptırmıştım avukat aracılığıyla anneyi…


Aciz kalmanın utancı, yalnızlığımın yetmediği ve kendimle yüzleşecek cesareti bulamamanın getirisiyle; Cılız ve güçsüz kalan sesimi kendime dahi duyuramadan, yaşadıklarımı ağır bir yük gibi omuzlarımda taşıyarak uzaklaşmış, gitmiştim…



Hem kendimden!.. Hem de tanımadığım bu şehirden!…





Zeliha SICAK

Eklenmiş Resmin önizlemesi
feodalite-teror-cehalet-adi-batman-batman5.jpgek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  batman5.JPG
Görüntüleme: 221
Büyüklüğü:  18,8 KB (Kilobyte)   feodalite-teror-cehalet-adi-batman-batman0.pngek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  batman0.PNG
Görüntüleme: 7022
Büyüklüğü:  31,0 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
  #2 (Konu/Yorum Adresi)  
Alt 19.06.2010, 23:32
 
Üyelik tarihi: 27.08.2008
Yorumlar: 19
Standart

Uzun zaman olmuş uğramayalı, son giriş tarihime baktım da nerdeyse bir yıl olacakmış. Şifremi bile zor hatırladım ama sadece burdan değil, üyesi bulunduğum tüm sitelerden kopmuştum uzunca bir süredir.


Nefes almak için bile durmadım, öylesine soluksuz bir şekilde okudum desem abartmış olmam Zelihacığım.


Çok önemli bir konuyu, Güneydoğu Anadolu gerçeğini öyle güzel anlatmışsın ki. Korkunu adeta bedenimde hissettim ve öfkeni yüreğimde...


Sürekli olarak Doğudaki insanların yokluk çektikleri söylenir. Hizmet götürülmediği söylenir. Yazdıklarını okudukça, asıl acınacak olanların Onlar olmadığına inandım.


Gençlik yıllarımız çalışarak geçer. Bize layık görülen üç kuruşluk maaşla geçinmeye, Vatanına, Milletine yararlı, eğitimli evlatlar yetiştirmeye çalışırız.



Aldığımız her kuruşun vergisini bize sormadan maaşlarımızdan keser Devlet Babamız. Kendi emeğimizle ve vergisi kesilen maaşımızla aldığımız her gayrimenkul için yine her sene vergilerimizi tıpış tıpış veririz. Üstelik "vergilendirilmiş kazanç kutsaldır" diyerek. Adım at vergi, soluk al vergi...Nerdeyse hani...


Çocuklarımıza yüksek öğrenim aldırabilmek için dişimizden tırnağımızdan artırarak yatırdığımız harçlar, kitap ücretleri, okul masrafları...Belli yaşa geldiğinde, sırtını sıvazlayıp, davul zurna eşliğinde askere uğurladığımız ve bazen, üzeri Şanlı Bayrağımızla örtülü, tahta bir kutu içinde gelen oğullarımız...Ne için?


Bu yaşıma kadar asla Kürt/Türk ayrımı yapmadım. Bak ne güzel söylemişsin " Oysa, ben de Kürt kızıydım...Soyum Kürt olsa da, ben Türkiye Cumhuriyeti vatantaşı olup, "Ne mutlu Türk'üm diyene" diyebilecek kadar, Türk'düm..." diye...Önemli olan etnik köken değil derim her zaman. Madem bu topraklar üzerinde, bu bayrak altında yaşıyor ve bu ülke nimetlerinden faydalanıyorsun, o zaman gururla "Türküm" diyebilmelisin. Diyemeyenin burada işi yok! Ama ne yazık ki böyle olmuyor. Olmadığını gördükçe, duydukça da ancak kendi kendimize öfkelenip duruyoruz. Şu an böyle büyük bir öfke içindeyim.



Ne acı ki, kendi ülkende, senin vergilerinle yan gelip yatarak yaşayan insanlar arasında korunmasız kalıp, öyle bir korku yaşamışsın. Yaşattıranlar utansın.
Alıntı ile Cevapla
  #3 (Konu/Yorum Adresi)  
Alt 23.06.2010, 01:26
 
Üyelik tarihi: 11.10.2008
Yorumlar: 13
Standart



Zeliha hanım yaşadığınız anları aksettirmişsiniz, yazıyı okurken orda o anları yaşadım. Büyük geçmiş olsun. Anlattığınız bu olaya benzer olayları zamanında yaşamışlıktan, duymaktan usanç geldiğinden dolayı bende siteye uğramıyordum. Ne çaresizlik, ne acı bu tabloyu üç aşağı beş yukarı aynen bırakıp gelmiş gibiyim ve değişen hiç bir şey olmamış 20 senedir.


Kadriye hanım sözlerinize sonuna kadar katılıyorum. Kimselere muhtaç olmadan her ferdin yapması gereken çalışma, iyi ve kaliteli yaşam için; üretme ve vergi verme boynumuzun borcudur diyip yıllarca didiniyoruz. Sonuç hak etmeden yardım alan ve üstelikte yardım aldığı ülkenin bayrağını gururla asamayacak kadar nankör insanların olması.


Değişmeyecek tablolar, 11 yaşında evlenmeler oldukça değişebileceğini de sanmıyorum. Küçük yaşta ki hizmetçi anneler, çocuklara ancak cahalet verebilirler.

Alıntı ile Cevapla
  #4 (Konu/Yorum Adresi)  
Alt 29.06.2010, 11:30
Selma ERGÖREN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)  
Üyelik tarihi: 01.01.2010
Yaş: 29
Yorumlar: 6
Standart




Hani filmler de vardır ya, sağındaki solundaki insanları farketmeden yaşadıklarının acısıyla ileriye doğru ağır çekimde koşan karakterler... Tıpkı öyleydim okurken, okudum, hissettim ruhumda, bir yoldayım etrafımdakileri görmeden yaşadıklarımın acısıyla koşuyorum nefes nefese. Yaşananları ve yaşadıklarınızı gösterebilmek, sesinizi duyurabilmek adına çok da güzel, hatta mükemmel denebilecek bir anlatım tarzı sergilemişsiniz Zeliha Hanım.


Hani geriden bakınca bazı şeyler daha net görünür derler ya, belki bunu size yaşatanların, yaşayanların daha net görmesi için anlatmak, ruhlarının en derin yerlerinden en sığ yerlerine kadar hissettirmek lazım, anlatılabilecek tarzda, sizin gibi yani. Keşke onlarda okuyabilse, duyabilse ve en önemlisi hissedebilseler benliklerinde belki o zaman burda yazılanları yaşayabilen ve de yazabilen son kişi siz olurdunuz. Öyle olmayacak biliyorum ama yine de ümid ediyorum...


Alıntı ile Cevapla
  #5 (Konu/Yorum Adresi)  
Alt 01.07.2010, 00:31
Semra KILINÇ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Yayın Kurulu Üyesi
 
Üyelik tarihi: 04.08.2008
Yorumlar: 325
Standart Bölgenin Sosyolojik Sorunlarının En Önemli Sebebidir; Feodalizm ve Aşiret Yapısı..



Yazınızın içeriği vurucu… Ama özellikle de birkaç yeri var ki, üzerinde durmadan geçmek istemiyorum..


Örneğin:

”Öyle ya, verginin olmadığı yerde fatura senin neyine” demişsiniz…

Sen ya da ben, bizler; elimizden geldiğince vergilerimizi hem de zamanında ödemek için tepişip dururken, insan olanın nasıl olurda bu haksızlık karşısında isyan edesi gelmez ki!?..


“Kışın kömür, her ay erzak ve çocuk başı para alıyorlar (!?)

Herkesin, çalışmadan aldığı (!) bir maaşı var!..”



Her ay kömür, erzak ve çocuk başı alınan paralar.. Ve devlet desteğinin adı; “vermek zorundalar”


Ama aynı mecburiyetin, gerçekten de muhtaç diğer Türk vatandaşları için geçerli olmadığı bir sistem! Aç yatağa gireninden, evladının okul harçlığını bile veremeyen aileler.


Ve ben de, evde “Türkçe, konuşmalarının yasak edildiği” bir sistem içerisinde büyüyen O çocukların, “okumaları mı yoksa okumamaları mı daha hayırlı” diye, elbette ki düşünürüm..


Burada, yaşadığım bir olaydan kısaca örnek vermek durumundayım..

Bundan birkaç sene önce “Kürt kardeşlerimizi okutmak” adına bir kampanya vardı.. Adımı yazacaktım.. Seçtim bir minik çocuk, yazışacak ve O’nun zaruri ihtiyaçlarını karşılayacaktım.. Sonra birden, vaz geçtim..


“Neden Semra dedim! Neden?.. Mahallende ki bir okula bile gitsen, ya da muhtarı devreye soksan, bulursun yine muhtaç bir evlat..


Nasıl emin olacaksın ki, bu gün okumasına el uzattığın O çocuk, yarın senin karşına “Kürdistan söylemleri” ile çıkan biri olmayacak?..

Ayıp mı etmiştim?..

Hayır, hiç de öyle düşünmüyordum!..
Çünkü eğer bir ayıp var ise, bu benim ayıbım olamazdı!


Ben bu yardımlaşma işine girmeden önce, Kürt kökenli vatandaşlarımızın evlerde çocuklarına Türkçe konuşmalarını yasaklamış olduklarını duyduğum için, tereddütlere girmiştim.. Ve beni doğal olarak "neden diye" sormaya itmişti On'ların bu seçimi.. (Kimse kimseye evlerde de sürekli Türkçe konuşun demiyordu ki, ama yasaklamanın altında yatan gizli istekler beni ürkütmüştü işin aslı)


Bu durumda da; belkide, gerçekten de ihtiyacı olan bir yavruya elimi uzatamamıştım işte.... Ben değil, beni bu düşüncelere sevk edenler utanmalı idi!..

Ve aynen ikinci kararıma bağlı kalarak okuldan yardım aldım...
Üstelik karşıma ikiz kardeşler çıkmıştı, seçememiştim birini içlerinden ve doğal olanı yapmış her ikisini de almıştım yüreğime..



* * * * * *




Ana konumuza dönersek:

Bölgenin en öncelikli sorunu olan “feodalizm” ve “aşiret” yapısının, artık sonlandırılması gerekiyor!..


Bu bölgenin sosyolojik problemlerinin en önemli sebebidir bu..


Doğu ve Güneydoğu’da, aşiret sistemine dayalı feodal düzen, ne yazık ki hala süregelmektedir..


Güneydoğu’nun mağdur insanına devletin yaptığı yardımlar, bu insanları daha da tembelleştirmekten öteye gitmemektedir.. Üstelik ne yazık ki, bu hazıra konmuşluğun adını da yöre insanı bir süre sonra, “devletin yapmaya mecbur olduğu yardımlar” olarak algılamaktadır..


Aşirete bağlı olmak; kişiyi tutsak ettiği gibi, kendi başına bir şeyler başarma güdüsünden de alıkoymaktadır.. Bu da zaman içerisinde, hazıra konmayı alışkanlık haline getirmiş ve devletin On’lara “hak ettikleri bir şeyi” veriyormuş inancını körüklemiştir..


Aşiret yapısından kopanların ise, bu hazıra konma alışkanlıklarından sonra, gitmeleri en kolay adres terör örgütlerinin adresleridir.. Oysa devletin, bölge insanına tembelliği unutturarak, bir tür; “On'ların eline balık vermek yerine, ellerine olta vererek balık tutmayı öğretmesi” gerekmez miydi?..


Bu konuda, başta BDP’ye çok iş düşmektedir.. Ne var ki BDP’nin öncelikli rüyasının; bölgenin gerçek ihtiyaçlarından çok önce, kafalarında ki Kürdistan’ı kurma hayalleri olduğunu bildiğimiz için, On’ları bu sıralamadan çıkarıyorum…


Sonra; siyasilerden tutunuz, sivil toplum örgütlerine ve Kürt kökenli aydınlara kadar çok iş düşmektedir…


Kadın ve kızların "intihar" ile anılan ölümlerinin, hemen hepsine yakınının aslında töre cinayetleri olduğu bilinmekle birlikte, (kimileri intihara zorlanarak) ya da akrabalar tarafından işlenen cinayetler ile sözde namuslar temizlenmiş ve konu, Aşiret içinde halledilmiştir..


Ve bu konuda bu güne değin kayda değer bir yaptırımda bulunmamış olan devlet, yine bu konuda ciddi bir adım hiçbir zaman atmamıştır!..
Oysa en azından bu konularda bilimsel bir araştırma yapılabilmeli idi...
Çıkacak olan sonuçlar doğrultusunda da, bölgede çalışmalar başlatılabilirdi..


Bölgenin kalkınması, özellikle de töre cinayetlerinin bitirilmesi, el birliği ile başarılabilir…

Ancak bu el birliğinin içinde, öncelikler sıralamasını; siyasi çıkarlar ve bunun üzerinden rant elde edenlerin farklı mücadeleleri aldığında, sosyal bunalımları fazlalaştırmaktan öteye gidilmeyecektir..



* * * * * *




Zeliha Hanım, yazdıklarınızı bir solukta okudum.. Sonra bir daha.. Ve bir kez daha.. Birkaç gün sindirmek istedim, yüreğimde ve beynimde..


Düşüncelerim, gel/gitler yaşarken; sanki farklı bir umut yeşerdi aniden yüreğimde..


Ve diyorum ki, bu durumda; bu ülkenin “parçalanmaması adına ve daha güzel günlere hep birlikte erişebilmemiz için,” siz ve sizin gibi düşünen vatandaşlarımıza çok görev düşmektedir..


“Türkiye’nin dışında (!) bir eyalet gibi duran O şehre” bir daha gitmeyin tamam, ama yine de özellikle sizin gibi, etnik kökeni Kürt olan kardeşlerimize, şimdi, evet tam da şu anda, ciddi ihtiyacımız olduğunu bilin!..


İşte bu sebeptendir ki; “Soyum Kürt olsa da, ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup, 'Ne mutlu Türk’üm diyene' diyebilecek kadar, Türk’düm…” ifadesini kullanan herkes gibi sizi de bir kez daha soktum yüreğimin en derinlerine..


Sevgi dolu saygılarımla..

Semra KILINÇ


Alıntı ile Cevapla
Konuya Yorumunuz..

KONUYU BU SİTELERDE PAYLAŞABİLİRSİNİZ..

Seçenekler

Haber Potası'nda Yapabilecekleriniz.
Konu açabilme:Hayır
Yorum yazabilme: Hayır
Resim ve yazı yükleyebilme:Hayır
Konu ve Yorumlarınızı düzeltebilme:Hayır

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık



En son giriş saatiniz: 17:40


Gizlilik Policesi - Privacy Policy



UYARI: Haber Potası kullanıcıları ve üyeleri, üçüncü kişilerin telif hakkı sahibi bulunduğu her türlü fikri eser, fotoğraf, resim vs. materyal ve ürünleri kullanamazlar. Forum kullanıcı ve yazarlarının, üçüncü kişilerin telif hakkı sahibi olduğu yazı, resim vs. ürünleri kullanması durumunda, her türlü hukuki ve cezai sorumluluk kendilerine aittir. Söz konusu haksız kullanım nedeniyle Haber Potası’nın hiçbir hukuki sorumluluğunu bulunmamakta olup, haksız kullanım nedeniyle Haber Potası’nın üçüncü kişilere ödemek zorunda kalabileceği her türlü tazminat ve/veya adli/idari para cezaları; İlgili yazıyı yazan, yasayı ihlal eden forum kullanıcılarına rücu edilecektir.


Copyright ©2000 - 2012, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0
Copyright © 2008-2010 Haber Potası - Telif Hakları HABER POTASI'na Aittir